Kayıtlar

Kasım, 2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ne garip

Kafasında kulaklarını örtmeyecek kadar minik, koyu lacivert yünden bir bere, üzerinde tek cebinin kenarı sökülmüş açık mavi üniforması, dudağını yukarıya kaldırdığında sanki ince bıyığı bağımsızmışcasına hareket eden, bir elinde uzun saplı çalı süpürgesi diğer elinde yine uzun saplı faraşıyla bekleme salonun kapısının önünde beliriverdi. Suratında nedeni anlaşılmaz şaşkın bir ifadeyle sanki gözümü açıp kapamam esnasında, sanki ışınlanmışcasına oturduğum bankın yanında bitti. Yanımdaki çerçöpü süpürürken ayaklarımı kaldırmamı dillendirmeye bile gerek duymadan süpürgesiyle itekleyince, annemin verdiği bir telkinmişcesine kaldırıverdim ayaklarımı. Sinirini süpürgeyle faraştan çıkarıyordu sanki. Gözlerimi elimdeki kitapta sabitleyemediğimi anlayınca farkında olmadan yüzünü incelemeye koyuldum. Özellikle yukarıya doğru kıvrılmış gibi kaşları, kavisli bir burnu ve sanki birazdan aşağıya düşecekmişcesine çenesinden sarkan bir et beni vardı. Sürekli kafasını duvar tarafına çevirip, birine birş...

Var-olmak

Bir sebebi olmalı mı varolmanın?. Yani sabah kalktım, yüzümü yıkadım, çocuğu- kocayı doyurdum, işime gittim, eve geldim, ve yine…. Bu mudur? Ne bileyim tarihe falan geçmeyecek miyim?, bir şey icat etmeyecek,dünyayı keşfetmeyecek, ideallerimin peşinden gidemeyeceksem bir mantığı kalır mı varolmanın?. Ben olmasam, biz olmasak doğanın dengesi bozulur mu hakikaten? Çoğumuz zaman doldurmak için buradayız sanki. Bir zaman büyümeye, bir zaman sevmeye, bir zaman bebelere, bir zaman emekliliğe, bir zaman sonra da ölmeye endeksli yaşamlar sinsilesi. Belki de en iyisi hedefleri kısıtlı tutmak. Ne kadar az ideal o kadar az hayal-hayat kırıklığı. Ortahalli koca, tv önüne koymak için çeyizde hazır edilen dantel, böğrümüzde bebe…

DOKUNMAA!

Resim
Çoğu zaman işlenen günahların bedelinin yaşamın herhangi bir anında bizi gelip bulacağına inananlardanım. Fukaranın ekmeği umut etmek misali reenkarnasyon kulağıma hep mantıklı gelmiştir aslında. Ruh göçü varsa şayet ki pek de insanın kendini kaptırmamasında fayda var, acaba geride bıraktığı hayatın ceremelerini mi çekiyor insan?. Eğer öyleyse ben Hitler’in falan akıbetini düşünemiyorum açıkçası. He yok isteğe bağlı falansa bir daha ki sefere ben, havyarı kiloyla satın alabilengillerden olmak istiyorum mümkünse. Hindistan’da malumunuz inançları gereği reenkarnasyona inananlardan. Buradaki reenkarnasyon, akıllının kendine uydurduğu bir sistemden ibaret oluş hali . Ülkede Kast sistemi mevzu bahis. Merdivenin en üstünde brahmanlar salınadururken, en aşağı tabaka olarak addettikleri kişileri de mundar (kirli, pis) olarak damgalıyorlar. Aslında Kast’tan bile sayılmıyorlar. Onlara dokunmaktan hoşlanmadıkları için dokunulmaz (dalit) diyorlar.. Peki neden mi dokunulmazlar? Çünkü ten renkleri ...

Benim İsmim...

Çoğu kadın dişiliğin getirisi midir bilinmez, henüz karşısına bir talip çıkmış olsun ya da olmasın, ilerde doğacak çocuğuna beğendiği isimlerden bir liste hazırlamıştır bile. Çünkü gelecekte çocuğun üzerinde bırakacağı intiba çok önemlidir. İsim deyip geçmemeli, lakin altında yatan manaları göz ardı etmek mümkün değil nitekim isminiz ilahi bir alıntıysa siz dini bütün bir aileye mensupsunuz yok eğer 1980 darbesinde dünyaya gelmişseniz o zaman durum daha vahim çünkü büyük ihtimalle adınız ömür boyu o felsefeyi temsil edecek demektir. Ben de ismiyle müsemma sınıfa dahil olanlardanım. Adımın aslında sadece bir isimden ibaret olmadığını ortaokulda fen hocasının yoklama yaparken beni ayağa kaldırıp, “senin baban Darvin ’e mi inanıyor bakiyim? Çok, çok günah” diye coşup beni azarlamasıyla anladım. Ben sırada şaşkın, bana gözlerini dikmiş bakan arkadaşlar benden daha da şaşkın (ki büyük ihtimalle babamı uzunca bir süre Amerikalı falan sandılar), “valla da billa da o dediğiniz adamı tanımıyor...

Bu dağ...başka

Resim
Bundan sanırım 10 yıl kadar önce çıktığımız tatilde ayağımızda plaj terliklerimizle, trekking yapmaya karar verdik. Ben her seferinde bir tepede asılı kalıp birinin beni kurtarmasını bekledim. Yılmadım, düşe kalkada olsa tırmanmaya devam ettim. Nihayetinde görmeyi sabırsızlıkla beklediğim bir şelale vardı. Beklediğimin aksine tırmanış tam bir kabustu. Sulardan fırlayan kurbağalar mı dersiniz, ıslanmış plaj terliğiyle tepeciklerden düşme riski mi? hepsini kalbim ağzımda yaşadım. Bu kadar badireden sonra tek tesellim muhteşem manzarada durup, -bunun bir de inişi var, diye içten içe kendimi yediğim lakin yiğitliğe de b.k sürdürmemek uğruna zoraki gülümseyişimle çektirdiğim resimlerdi, ama resimlerin filmleri yanınca bu da hafızamda yer eden bir anı olmaktan öteye gidemedi. Ne yapalım? Bir daha zaten o tepelere kimse beni çıkaramaz hadi çıktım diyelim, küresel ısınmanın gürül gürül akan şelaleyi ne hallere düşürdüğünü görüp, kafa, göz yarma dışında bir de bunalıma girecem. Ona da değmez. B...

Kazanan hepsini alır

Resim
Börülce mısır patlatır, ben kola’ları hazırlar elimden bir kaza çıkmamasına (sakarlık konusunda hatırı sayılır bir üne sahibimdir) dikkat ederim. Bütün keyiflikler paşaların önüne geldi miydi kenarda tutulan birkaç film arasından seçimler yapmaya başlarız. Biz, beylerin deyimiyle “kız filmi” izlemeyi önerir ama sonra beyler üzülmesin, ağlamasın, gönülleri olsun diye, yarısında uyuya kalınan filmlere eyvallah deriz. Her zamanki gibi Cumartesi akşamı olağan sinema kurulu bir araya geldik ve bu sefer de bir “kız filmi” izlemeye karar verdik. “Mamma Mia” . Çok çok sevdim bu filmi. Çok güldüm, biraz ağladım, sanki bizim dönemin şarkılarıymış ve ben 1970’lerde, kıçımda ispanyol paça pantalon, bu grubun şarkılarıyla çok şey yaşamışım gibi dağılmalarına ve bir daha bir araya gelmeyeceklerine içlendim. Oysa ortaokul zamanlarımda ablam “The winner takes it all” eşliğinde henüz idrak edemediğim aşklarını, özenle sakladığı ve benim eninde sonunda bulup okuduğum günlüğüne yazarken,ben de bi kenar...

Kriz

Çalışanlar bir nebze daha sakiniz alacaklarını tahsil edip borçlarını ödemeye çalışan patronlarımızdan. Ben biraz daha celalli, elimde bir steteskob, iç gürültülerini dinliyor en ufak bir anormallik sezdim miydi hemen, -acaba bizi işten çıkaracaklar mı? diye endişelenip gerip, geriliyorum. Maalesef eşim benden daha şanssız. Krizin ilk dönemlerinden nasibini alanlardan. Kiminle konuşsam aynı panik hali. Bazı şirketler işten kriz bahanesiyle çıkardıkları elemanların yerine yeni elemanlar alıyorlarmış. Kimilerinin işine gelecek derken haklılarmış meğer.Gerçi evine ekmek götürmek zorunda olan adamı işten çıkaran zihniyete daha çok laf etmek isterim ama ağzım dolu… yazamıyorum. Türkiye’deki ve diğer ülkelerdeki bu hastalığın sancıları çok can acıtmasa bari. Bu öyle bir sancı ki öldürebilir, yuva yıkabilir… İşsizliğin sınırlarını iyiden iyiye zorlayan bir kör dönem. Diplomalar sinir hoplaması yaptığı için eskiden olduğu gibi duvarlara da asmıyorlar artık. Sanki soruldu mu ayıp olmasın diye ...

Etiyopya'da KADIN olmak

Resim
Etiyopya’da tazecik bir genç kız. Adı Zenebu. 18 yaşındayken kaçırılıp tecavüze uğruyor. Bu suç’u kendisi işlemişçesine bedeninden kurtulmak istese de korku ağır basıyor ve vazgeçiyor. Ailesi zenebu’yu lanetli ilan edip,evlerinden içeriye adım atmasını yasaklıyorlar. İçlerinde bir nebze acıma duygusu kalmalı ki bahçede yatmasına ses etmiyorlar. Sonra biri çıkageliyor ve aileye,- kızınızı dağa kaçıran ırzı kırık bendim deyip, hayrını görmeleri ve herhalde bahçedeki boşluğu doldurmaları için iki tane de keçi bırakıyor. Zenubu şimdi sapığıyla evli ve tam 5 tane çocuğu var. Resimdeki gülümseyişinden çok anlamlar çıkar belki ama ben, sığınacağı yegâne limanda köpek muamelesi görmektense ırzı kırığının koynunda olmayı yeğlediğini çıkardım nedense. Etiyopya’daki kabilelerde kadınların benliği nerdeyse yok sayılıyor. Çoğu sadece cinsellik ve üreme makinesi olarak kabul görüyor. Bu phallus hâkimiyetinde, çocuk yaştaki kızlar buluğa girmeden evlendirilip, çok azı iki doğum arasında adet görme sa...

Midasın kulakları....

“Mustafa” filmine gitmedim. Filmin çıkacağı anı dört gözle beklememe rağmen, müziğini kendi sitesinden defalarca dinleyip mest olmama rağmen, kötü reklamın kokusundan fazlasıyla etkilendim ve gitmeme kararı aldım. Bir anda etrafımı, filme gidip, içerde duygulanıp sümkürülür diye ceplerinde bulundurdukları peçetelere bi dolu eleştiriyi not alan insan ordusu sarıverdi. Bu filme, arkasında da belgesel konusunda bu kadar sağlam biri durunca, gereğinden fazla bel bağlamıştım anlaşılan. Şimdi hissettiğim devasa hayal kırıklığı. Küsüm Can Dündar’a (onunda pek umurunda) . Oysa ben filme kalabalık bir güruh ile gidip içerde bizim beyin bütün uyarılarına rağmen doyasıya ağlayacak, çıkışta çekim yapan gasteci arkadaşlara bir-iki kelam ederken tekrar ağlamaya başlayıp, bir hülya Koçyiğit edasıyla “nereye” diye bağıran kocamı unutup uzaklaşacaktım. Radyoda iki kişi “Mustafa” filmini tartışırken, - ancak tarih bilgisi olmayanlar bu filmi beğenebilir… diye bir güzel de eziyor. Tarih okumaya bir türlü...

Bir tren...

Halsiz trenin tıngırtılarını dinleyerek, bir sağa bir sola yalpalıyorum. Bir ben telaşlı hallerdeyim savrulan tren raylarının savuruşlarından. Kalabalık, olabildiğince sakin. Midem ağzımda bekliyorum yıllar sonra bindiğim trenin durağa ulaşmasını. Sanırsınız vagon içinde çığlıklar alabildiğine. Bir benim kendini boşlukta salınır sanan. Karşımda oturan al yanaklı genç kadının kucağında yampiri tuttuğu çocuğuna bakıyorum uzun uzun önce sonra dizine yavaş ve tereddütle dokunarak “normal mi?” diye soruyorum. Gözlerimdeki korkuyu, yakın zamanda göç edipte çabucak alışmak zorunda olduğu kendi korkusuna benzetiyor sanki. Sakin, vakur elime dokunuyor “korkmayasın, normal’dır” diyor.