Kayıtlar

Ekim, 2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

SO SORRY

Neden Şaşırdın?

Şaşılacak bir şey yok beklediğimiz bir şeydi. Hüseyin Üzmez meğer melek gibi biriymiş de bizim haberimiz yokmuş, meğer benim ülkemde sapıklık yapıldığında, benim için küçücük bir kız çocuğu olmaktan öte gitmeyen dişi, Hüseyin amcasının her yerini öpmesinden rahatsızlık duymaz, psikolojik olarak sarsıntılar yaşamazmış. Yaşamamalıda zaten, lakin o Türk Ceza Kanu’na göre kocaman, evlilik çağına gelmiş biri. Evlenebilir, boy boy çocuk yapabilir, ha ola ki tecavüze uğradı o zaman da 14 yaşındaki bebe'nin, sapıkla evlenmesinde hiç bir beis görülmez, olayda burada kapanır. İmtiyaz tanınan şahsı, kapıda kendinden bilmem kaç yaş küçük hanımı ağzı kulaklarında bekler, sanırsınız ki düşünce suçlusu eşini oradan almaya gelmiştir. Kapıda bir vakit sonra beliriverir zat-ı muhterem, bir elinde giysi dolu poşet, diğer elinde törpülenmemiş nefs ile, bir hışım uzaklaşırlar hiçbir şey yaşanmamışcasına. Haber biter siz kendinize geldiğinizde tırnaklarınızı etlerinize geçirmiş bulursunuz. Olan yine siz...

SESİ KISILASICA

Önceleri sesimizi çıkarmamak konusunda kararlıydık ama bir zaman sonra elime geçen terliği zeminde döverken, arada çığlıklar eşliğinde bağırırken buluyordum kendimi.Bizim bey nispeten daha sakin görünmeye çalışsa da işin sarpa saracağını bildiğinden, ŞAŞKIN. Tamam itiraf etmeliyiz ki yeni evli bir çift olarak aşağıda debelenen yeni yetmenin saat mevhumunun olmamasına, annesinin Pazar sabahı 7:00 sularında kalkıp bir uçtan bir uca oğluna yüksek volüm seslenmelerine karşılık nasıl bir tepki vermemiz gerektiğini zerre bilmiyorduk hala bilmiyoruz çünkü birinin kapısını tıklatıp “rahatsız oluyoruz kardeşim” dediğimizde bize karşı alınacak tavıra dair en ufak fikrimiz yok. Tepinmelerim sonuçsuz ya da en fazla bir gün rahat ettiriyor bizi, sonrasında yine can çekişen adamın sözde şarkı söylemesiyle uyanıyoruz, bir de tıngırdatma durumuna dahi gelememiş elektrogitarla çaldığı şarkılara İbrahim Tatlıses üslubuna yaraşır şekilde İngilizce eşlik gıcırtıları. Kuyruğu dik tutmaya çalışıyorum. Olmu...

KES SESİNİ!

Yakılan kitaplar gibi yasağız artık. Bu durumda blog yazarı olmaya utanmalı, öyle uluorta ifşa etmekten kaçınmalıyız. İtiraz ediyorum! En doğal hakkım olan hür düşünceyi kim? Ne sebeple elimden alabilir? Öyle eften püften sebeplerle değil, sağlam, mantıklı açıklamalar isterim o vakit karşımda. Kuşatılmış bir özgürlük... Savaşanlar önce mağdur sonra güçlü sonra sinmiş. Alışagelmiş çığlıkları duymazdan gelenlerin her biri kör, sağır. Öylesine tanımışlar ki bizleri, biliyorlar ne müddet sonra sineye çekilecek bize uygun gördükleri. Tevekkül… ötesi var mı zaten? http://www.bloghareketgunu.com/imza/bloguma-dokunma/

İstikrar senin neyine Vesayet?

http://www.vidomodo.com/vidomodo/video.php?id=393

Alaca

Ben bir mahallede büyüdüm. İnsanların kapı önünden geçerken zilinizi çalıp hatırınızı sorduğu, paranız olmadığında bakkalın tozlanmış defterine bir çentik daha attığı, çocukların camları kale diye kullandığı, marangoz Kürt hasan amcanın talaşlarının uçuştuğu, hurdacı, patatesçi, salepçi, bozacının naralar atarak geçtiği, filanca hanımın kızı olarak tanındığınız, Laz kızı Emine’nin camdan elişi dersleri verdiği, Janet teyzenin paskalya bayramlarında renkli yumurtalarından, anason kokulu çöreklerinden nasiplenmek için kapısını arşınladığımız, din, dil, ırk ayrımı yapmayan, bilmeyen bir zamanların mahfuz mahallesinde… Sükûnetin damarları, ben elimdeki bebeği bıraktığım zaman çatlamaya başlamış, ayrımcı zihniyetlerin, anlam veremediğim lakırdıları kulağıma çalınmaya başlamıştı bile . Nasıl farklı olabilirdi kara gözlü Nadin aynı onun gibi kara gözlü Ayşe’den, ya Berfin?. Neydi ırkçılık? Bunu çok kısa bir vakit sonra bende anladım. Oysa, ne dilim farklıydı ne de dinim. Ağzı olan konuşuyor...

Ne oluyor orda!

Öğle yemeği için müdavimi olunan, sayemizde bolca para kazanan aslı abla yemeklerinin yerine , alışveriş merkezlerinden birinin yolunu tutmaya karar verdik. Kimileri, bu sıcakta ev çekilmez mantığıyla olsa gerek altın günlerini uzun masalara taşımış, kimileri yalnızlığını mağazalara, kimileri ise işsizlikten eli cebinde kara kara düşünmeye vermişti kendini. Alışveriş merkezlerinin yemek katlarında serseme dönen ben, genelde, bininci kez aynı yağ ile kızartılmış patates kızartmalarında aklım kalarak daha sağlıklı ne yenilebilinir diye döner dolaşır yanımdakini çileden çıkarır sonra yine, bininci kez aynı yağ ile kızartılmış patates kızartmalarından alırım. Bu sefer yemeyecektim, kararım katiydi çünkü yanımdakilere nazım geçmiyordu ve kumpir yenilmesi konusunda hemfikir olunmuştu bile. Tepeleme doldurduğum kumpirimle, yampiri sandalyeye mevzilenmiş nasıl bitireceğimi düşünürken ön masada oturan bir kadının “ayıp, ayıp” feryatlarıyla irkildim önce. Masada 3 kişi olduklarını görüyordum ama...

İzleniyorum

Resim
Sadece kendi hayatımı baz alıp, ne kadar rutine bindiğini söyleyip üzülmek istemiyorum şöyle kafamı kaldırıp etrafıma baktığımda görüyorum ki insanlarda bu monoton düzenden nasiplerini almışlar. Sabah işe geldiğimde karşılaştığım ilk kişi, narin kıçını yine kaldırmak zorunda kaldığı için suratı beş karış olan sekreter kız oluyor, çoğu zaman meymenetsiz suratına bakmadan günaydın deyip, genelde ağızları hep bir şeylerle dolu olan diğer arkadaşlarıma da bol gülücüklü selamımı çakıyorum, sadece kendi kendine konuşmayı seçen, sandalyesine mümkün olabildiğince gömülü, ofiste yatıp kalktığına inandığım müdürümün hemen karşısındaki masa benimki ( ne şanslıyım değil mi?). Bazen varlığını unuttuğumdan günaydın demeyi de unuturum. Beyefendi çok sosyal olduğundan olsa gerek sert ses tonuyla “günaydın” diye kükrer, bende –kim var orda? dercesine pörtlemiş gözlerimle selamına karşılık veririm. Her sabah kahvaltımı okumazsam olmaz dediğim toplam da 3 tane olan blog yazarlarına ayırım, bu arada peyn...