Ben bir mahallede büyüdüm. İnsanların kapı önünden geçerken zilinizi çalıp hatırınızı sorduğu, paranız olmadığında bakkalın tozlanmış defterine bir çentik daha attığı, çocukların camları kale diye kullandığı, marangoz Kürt hasan amcanın talaşlarının uçuştuğu, hurdacı, patatesçi, salepçi, bozacının naralar atarak geçtiği, filanca hanımın kızı olarak tanındığınız, Laz kızı Emine’nin camdan elişi dersleri verdiği, Janet teyzenin paskalya bayramlarında renkli yumurtalarından, anason kokulu çöreklerinden nasiplenmek için kapısını arşınladığımız, din, dil, ırk ayrımı yapmayan, bilmeyen bir zamanların mahfuz mahallesinde… Sükûnetin damarları, ben elimdeki bebeği bıraktığım zaman çatlamaya başlamış, ayrımcı zihniyetlerin, anlam veremediğim lakırdıları kulağıma çalınmaya başlamıştı bile . Nasıl farklı olabilirdi kara gözlü Nadin aynı onun gibi kara gözlü Ayşe’den, ya Berfin?. Neydi ırkçılık? Bunu çok kısa bir vakit sonra bende anladım. Oysa, ne dilim farklıydı ne de dinim. Ağzı olan konuşuyor...