Kayıtlar

2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

GEBE

Resim
Suç yok, suçlu yok. ..Ya sen düş ya da ben. Bir bebeğin gelişimini izliyorum fosur fosur sigara içen annesinin karnından. İç sızlatan yarım gülüşle selamlıyor... Acıyorum. Damarlarına işlemiş, hazırlıksız annelik içgüdüsü, kaybedilmiş kardeş, baba açığı. Son sözü söylemek neye yarar bu sızlayan, sızlatan beyinciğe. Neden suçluluk duyuyorum ondan fazla, ondan fazla hazırlıksız çocuğa. Neden ben sancıya, o bebeğe gebe?

Mutsuzluğum sonsuza kadar sürer

Resim
Amfide ders işliyoruz. Dersi anlatan kişi öyle böyle değil, okulun en çaktı mı oturturumlarından. Biz sınıfta el pençe divanken, bir hışım kapı tıklanmaya bile gerek duyulmadan, ben diyeyim erosun ta kendisi, siz deyin önüne pankart asılı çıplak öğrenci, dalıverdi sınıfa. Sınıftan çıt çıkmadı. Ne bir gülüşme ne de hocanın beklenen sert çıkışı. Mücadelesini kendi çapında vermeye çalışan arkadaşın pankartında ne yazdığını şahsen ben görmedim, sınıftakilere sordum onlarda görmemiş. Oysa ki pankartı dikkatlerin yoğunlaşacağı bir merkezde tutsaydı belki…. Zahir bunu düşünememiş, neticede orası bir sanat okulu ve çizim yapan birinin çıplak insanı garip karşılaması gibi bir durum söz konusu olamaz, olmamalı. Bizimki de bir nevi Hipokrat yemini diyelim (mi?). Vincent van Gogh ’un, bir zamanlar kendisi için modellik yapan bir kızı hamile bıraktığı söylentiler arasındadır. Hatta Katolik rahipler bir dönem van gogh’a modellik yapılmasını bile yasaklamışlar. Ne olursa olsun, ben hep sevmişimdir va...

YAMA

Yıl milyon. En sevdiğim arkadaşım Aylin’in aksanını taklit ederek konuşmaya çalışıyorum. Taktığı haçın boynunda ne kadar güzel durduğunu düşünüp 18’i doldurur doldurmaz dinimi değiştirmek ve o kolyeden almak niyetim. Ne yediğimiz ayrı, ne de içtiğimiz... Evlerinden eksik olmayan anason kokusu hala burnumda. O zamandan beri sevmiyorum anasonun keskin kokusunu... Yolda terennüm ederek dolandığım bir vakitte, üstümde kocaman bir gölge beliriveriyor birden. Aylin’in annesini hep böyle kocaman bir gölge olarak algılıyor nedense zihnim. Zahir, selamlaşmaya üzerime böyle hışımla geliyor demeye kalmadan, kolumdan sıkıca tutup, iri memelerine hizalıyor gözlerimi. Her yanım zangırdarken söylediği hükümran lakırdılar, büyük bir uğultu halinde sarıyor beynimin her köşesini. Aylin’in sadece Ermenilerle arkadaşlık etmesini istediğini biliyordum, anlam veremiyordum ama biliyordum. Yine de bana imtiyaz tanınacağından şüphem yoktu. Ama yanılmıştım. Bir daha görüşemedim Aylin’le. O benden daha cesur çık...

10 Numara- http://www.sockandawe.com/

Resim
Önce birinci Türk yapımı ayakkabı. Yok olmadı. Ha gayret bir daha. Yok o da olmadı. Oysa nasılda bekledik alnının çatısından gelecek o çotanak sesini. Şaşılası refleks. O ayakkabılar bana atılsaydı kesin ikisi de kafamı yarmıştı. Nefret edildiğinin farkında, o ayakkabının kafasına neden atıldığının da. Fakat bu durum sonrasında dahi, “ayakkabı 10 numaraymış” diye espri yapabilecek kadar da pişkin. Muntazar El Zeydi, şimdi bir taraftan dünya kahramanı ilan edilip Kaddafi’nin kızı tarafından ödüllendirilirken diğer bir yandan götürüldüğü yerde, kaburgası kırılan ve bacağı sakatlanan bir et parçasından ibaret. İşin garibi, Bush’un korumalarının değil de Irak başbakanı Nuri El Maliki’nin korumaları tarafından dövülmesi ve Bush’un korumalarının Malikinin korumalarına “vurmayın” uyarısında bulunmaları. Kendini teslim etmiş, her tarafı yıkık dökük bir ülkenin, sağlam kalan tek duvarı sanki Muntazar El Zeydi. Ayakkabı fırlatmak; vücudundaki en aşağı uzuvla bir tuttuğunun göstergesiymiş. Evin i...

Samuray...

Resim
Şu sıralar ciddi uykusuzluk problemi çekiyorum. Bütün gün avare başım hiçbir şeyi umursamazken gece olunca hortlayan düşünceler sarıyor zihnimi. Öyle büyük, ülkeyi nasıl kurtarabilirim düşünceleri falan da değil hani. Mesela dün gece eve bir hırsız girse nasıl tepki veririm gibi gereksiz bir konuyu düşünürken sabaha karşı sızmışım. Rüyamda sanırsınız ki ben olmuşum bir Tomoe Gozen. Bizim kapının önünde gecenin bir vakti geleni geçeni deşiyorum. Bir ara bu samuray kıyafetleriyle çay falan demliyorum sonra yine kapının önüne geçip merdivenleri tırmananları doğramaya devam ediyorum, bizim beyde güya içerde pijamalarıyla tv izliyor. Artık hakkımda hayırlısı...

Ne garip

Kafasında kulaklarını örtmeyecek kadar minik, koyu lacivert yünden bir bere, üzerinde tek cebinin kenarı sökülmüş açık mavi üniforması, dudağını yukarıya kaldırdığında sanki ince bıyığı bağımsızmışcasına hareket eden, bir elinde uzun saplı çalı süpürgesi diğer elinde yine uzun saplı faraşıyla bekleme salonun kapısının önünde beliriverdi. Suratında nedeni anlaşılmaz şaşkın bir ifadeyle sanki gözümü açıp kapamam esnasında, sanki ışınlanmışcasına oturduğum bankın yanında bitti. Yanımdaki çerçöpü süpürürken ayaklarımı kaldırmamı dillendirmeye bile gerek duymadan süpürgesiyle itekleyince, annemin verdiği bir telkinmişcesine kaldırıverdim ayaklarımı. Sinirini süpürgeyle faraştan çıkarıyordu sanki. Gözlerimi elimdeki kitapta sabitleyemediğimi anlayınca farkında olmadan yüzünü incelemeye koyuldum. Özellikle yukarıya doğru kıvrılmış gibi kaşları, kavisli bir burnu ve sanki birazdan aşağıya düşecekmişcesine çenesinden sarkan bir et beni vardı. Sürekli kafasını duvar tarafına çevirip, birine birş...

Var-olmak

Bir sebebi olmalı mı varolmanın?. Yani sabah kalktım, yüzümü yıkadım, çocuğu- kocayı doyurdum, işime gittim, eve geldim, ve yine…. Bu mudur? Ne bileyim tarihe falan geçmeyecek miyim?, bir şey icat etmeyecek,dünyayı keşfetmeyecek, ideallerimin peşinden gidemeyeceksem bir mantığı kalır mı varolmanın?. Ben olmasam, biz olmasak doğanın dengesi bozulur mu hakikaten? Çoğumuz zaman doldurmak için buradayız sanki. Bir zaman büyümeye, bir zaman sevmeye, bir zaman bebelere, bir zaman emekliliğe, bir zaman sonra da ölmeye endeksli yaşamlar sinsilesi. Belki de en iyisi hedefleri kısıtlı tutmak. Ne kadar az ideal o kadar az hayal-hayat kırıklığı. Ortahalli koca, tv önüne koymak için çeyizde hazır edilen dantel, böğrümüzde bebe…

DOKUNMAA!

Resim
Çoğu zaman işlenen günahların bedelinin yaşamın herhangi bir anında bizi gelip bulacağına inananlardanım. Fukaranın ekmeği umut etmek misali reenkarnasyon kulağıma hep mantıklı gelmiştir aslında. Ruh göçü varsa şayet ki pek de insanın kendini kaptırmamasında fayda var, acaba geride bıraktığı hayatın ceremelerini mi çekiyor insan?. Eğer öyleyse ben Hitler’in falan akıbetini düşünemiyorum açıkçası. He yok isteğe bağlı falansa bir daha ki sefere ben, havyarı kiloyla satın alabilengillerden olmak istiyorum mümkünse. Hindistan’da malumunuz inançları gereği reenkarnasyona inananlardan. Buradaki reenkarnasyon, akıllının kendine uydurduğu bir sistemden ibaret oluş hali . Ülkede Kast sistemi mevzu bahis. Merdivenin en üstünde brahmanlar salınadururken, en aşağı tabaka olarak addettikleri kişileri de mundar (kirli, pis) olarak damgalıyorlar. Aslında Kast’tan bile sayılmıyorlar. Onlara dokunmaktan hoşlanmadıkları için dokunulmaz (dalit) diyorlar.. Peki neden mi dokunulmazlar? Çünkü ten renkleri ...

Benim İsmim...

Çoğu kadın dişiliğin getirisi midir bilinmez, henüz karşısına bir talip çıkmış olsun ya da olmasın, ilerde doğacak çocuğuna beğendiği isimlerden bir liste hazırlamıştır bile. Çünkü gelecekte çocuğun üzerinde bırakacağı intiba çok önemlidir. İsim deyip geçmemeli, lakin altında yatan manaları göz ardı etmek mümkün değil nitekim isminiz ilahi bir alıntıysa siz dini bütün bir aileye mensupsunuz yok eğer 1980 darbesinde dünyaya gelmişseniz o zaman durum daha vahim çünkü büyük ihtimalle adınız ömür boyu o felsefeyi temsil edecek demektir. Ben de ismiyle müsemma sınıfa dahil olanlardanım. Adımın aslında sadece bir isimden ibaret olmadığını ortaokulda fen hocasının yoklama yaparken beni ayağa kaldırıp, “senin baban Darvin ’e mi inanıyor bakiyim? Çok, çok günah” diye coşup beni azarlamasıyla anladım. Ben sırada şaşkın, bana gözlerini dikmiş bakan arkadaşlar benden daha da şaşkın (ki büyük ihtimalle babamı uzunca bir süre Amerikalı falan sandılar), “valla da billa da o dediğiniz adamı tanımıyor...

Bu dağ...başka

Resim
Bundan sanırım 10 yıl kadar önce çıktığımız tatilde ayağımızda plaj terliklerimizle, trekking yapmaya karar verdik. Ben her seferinde bir tepede asılı kalıp birinin beni kurtarmasını bekledim. Yılmadım, düşe kalkada olsa tırmanmaya devam ettim. Nihayetinde görmeyi sabırsızlıkla beklediğim bir şelale vardı. Beklediğimin aksine tırmanış tam bir kabustu. Sulardan fırlayan kurbağalar mı dersiniz, ıslanmış plaj terliğiyle tepeciklerden düşme riski mi? hepsini kalbim ağzımda yaşadım. Bu kadar badireden sonra tek tesellim muhteşem manzarada durup, -bunun bir de inişi var, diye içten içe kendimi yediğim lakin yiğitliğe de b.k sürdürmemek uğruna zoraki gülümseyişimle çektirdiğim resimlerdi, ama resimlerin filmleri yanınca bu da hafızamda yer eden bir anı olmaktan öteye gidemedi. Ne yapalım? Bir daha zaten o tepelere kimse beni çıkaramaz hadi çıktım diyelim, küresel ısınmanın gürül gürül akan şelaleyi ne hallere düşürdüğünü görüp, kafa, göz yarma dışında bir de bunalıma girecem. Ona da değmez. B...

Kazanan hepsini alır

Resim
Börülce mısır patlatır, ben kola’ları hazırlar elimden bir kaza çıkmamasına (sakarlık konusunda hatırı sayılır bir üne sahibimdir) dikkat ederim. Bütün keyiflikler paşaların önüne geldi miydi kenarda tutulan birkaç film arasından seçimler yapmaya başlarız. Biz, beylerin deyimiyle “kız filmi” izlemeyi önerir ama sonra beyler üzülmesin, ağlamasın, gönülleri olsun diye, yarısında uyuya kalınan filmlere eyvallah deriz. Her zamanki gibi Cumartesi akşamı olağan sinema kurulu bir araya geldik ve bu sefer de bir “kız filmi” izlemeye karar verdik. “Mamma Mia” . Çok çok sevdim bu filmi. Çok güldüm, biraz ağladım, sanki bizim dönemin şarkılarıymış ve ben 1970’lerde, kıçımda ispanyol paça pantalon, bu grubun şarkılarıyla çok şey yaşamışım gibi dağılmalarına ve bir daha bir araya gelmeyeceklerine içlendim. Oysa ortaokul zamanlarımda ablam “The winner takes it all” eşliğinde henüz idrak edemediğim aşklarını, özenle sakladığı ve benim eninde sonunda bulup okuduğum günlüğüne yazarken,ben de bi kenar...

Kriz

Çalışanlar bir nebze daha sakiniz alacaklarını tahsil edip borçlarını ödemeye çalışan patronlarımızdan. Ben biraz daha celalli, elimde bir steteskob, iç gürültülerini dinliyor en ufak bir anormallik sezdim miydi hemen, -acaba bizi işten çıkaracaklar mı? diye endişelenip gerip, geriliyorum. Maalesef eşim benden daha şanssız. Krizin ilk dönemlerinden nasibini alanlardan. Kiminle konuşsam aynı panik hali. Bazı şirketler işten kriz bahanesiyle çıkardıkları elemanların yerine yeni elemanlar alıyorlarmış. Kimilerinin işine gelecek derken haklılarmış meğer.Gerçi evine ekmek götürmek zorunda olan adamı işten çıkaran zihniyete daha çok laf etmek isterim ama ağzım dolu… yazamıyorum. Türkiye’deki ve diğer ülkelerdeki bu hastalığın sancıları çok can acıtmasa bari. Bu öyle bir sancı ki öldürebilir, yuva yıkabilir… İşsizliğin sınırlarını iyiden iyiye zorlayan bir kör dönem. Diplomalar sinir hoplaması yaptığı için eskiden olduğu gibi duvarlara da asmıyorlar artık. Sanki soruldu mu ayıp olmasın diye ...

Etiyopya'da KADIN olmak

Resim
Etiyopya’da tazecik bir genç kız. Adı Zenebu. 18 yaşındayken kaçırılıp tecavüze uğruyor. Bu suç’u kendisi işlemişçesine bedeninden kurtulmak istese de korku ağır basıyor ve vazgeçiyor. Ailesi zenebu’yu lanetli ilan edip,evlerinden içeriye adım atmasını yasaklıyorlar. İçlerinde bir nebze acıma duygusu kalmalı ki bahçede yatmasına ses etmiyorlar. Sonra biri çıkageliyor ve aileye,- kızınızı dağa kaçıran ırzı kırık bendim deyip, hayrını görmeleri ve herhalde bahçedeki boşluğu doldurmaları için iki tane de keçi bırakıyor. Zenubu şimdi sapığıyla evli ve tam 5 tane çocuğu var. Resimdeki gülümseyişinden çok anlamlar çıkar belki ama ben, sığınacağı yegâne limanda köpek muamelesi görmektense ırzı kırığının koynunda olmayı yeğlediğini çıkardım nedense. Etiyopya’daki kabilelerde kadınların benliği nerdeyse yok sayılıyor. Çoğu sadece cinsellik ve üreme makinesi olarak kabul görüyor. Bu phallus hâkimiyetinde, çocuk yaştaki kızlar buluğa girmeden evlendirilip, çok azı iki doğum arasında adet görme sa...

Midasın kulakları....

“Mustafa” filmine gitmedim. Filmin çıkacağı anı dört gözle beklememe rağmen, müziğini kendi sitesinden defalarca dinleyip mest olmama rağmen, kötü reklamın kokusundan fazlasıyla etkilendim ve gitmeme kararı aldım. Bir anda etrafımı, filme gidip, içerde duygulanıp sümkürülür diye ceplerinde bulundurdukları peçetelere bi dolu eleştiriyi not alan insan ordusu sarıverdi. Bu filme, arkasında da belgesel konusunda bu kadar sağlam biri durunca, gereğinden fazla bel bağlamıştım anlaşılan. Şimdi hissettiğim devasa hayal kırıklığı. Küsüm Can Dündar’a (onunda pek umurunda) . Oysa ben filme kalabalık bir güruh ile gidip içerde bizim beyin bütün uyarılarına rağmen doyasıya ağlayacak, çıkışta çekim yapan gasteci arkadaşlara bir-iki kelam ederken tekrar ağlamaya başlayıp, bir hülya Koçyiğit edasıyla “nereye” diye bağıran kocamı unutup uzaklaşacaktım. Radyoda iki kişi “Mustafa” filmini tartışırken, - ancak tarih bilgisi olmayanlar bu filmi beğenebilir… diye bir güzel de eziyor. Tarih okumaya bir türlü...

Bir tren...

Halsiz trenin tıngırtılarını dinleyerek, bir sağa bir sola yalpalıyorum. Bir ben telaşlı hallerdeyim savrulan tren raylarının savuruşlarından. Kalabalık, olabildiğince sakin. Midem ağzımda bekliyorum yıllar sonra bindiğim trenin durağa ulaşmasını. Sanırsınız vagon içinde çığlıklar alabildiğine. Bir benim kendini boşlukta salınır sanan. Karşımda oturan al yanaklı genç kadının kucağında yampiri tuttuğu çocuğuna bakıyorum uzun uzun önce sonra dizine yavaş ve tereddütle dokunarak “normal mi?” diye soruyorum. Gözlerimdeki korkuyu, yakın zamanda göç edipte çabucak alışmak zorunda olduğu kendi korkusuna benzetiyor sanki. Sakin, vakur elime dokunuyor “korkmayasın, normal’dır” diyor.

SO SORRY

Neden Şaşırdın?

Şaşılacak bir şey yok beklediğimiz bir şeydi. Hüseyin Üzmez meğer melek gibi biriymiş de bizim haberimiz yokmuş, meğer benim ülkemde sapıklık yapıldığında, benim için küçücük bir kız çocuğu olmaktan öte gitmeyen dişi, Hüseyin amcasının her yerini öpmesinden rahatsızlık duymaz, psikolojik olarak sarsıntılar yaşamazmış. Yaşamamalıda zaten, lakin o Türk Ceza Kanu’na göre kocaman, evlilik çağına gelmiş biri. Evlenebilir, boy boy çocuk yapabilir, ha ola ki tecavüze uğradı o zaman da 14 yaşındaki bebe'nin, sapıkla evlenmesinde hiç bir beis görülmez, olayda burada kapanır. İmtiyaz tanınan şahsı, kapıda kendinden bilmem kaç yaş küçük hanımı ağzı kulaklarında bekler, sanırsınız ki düşünce suçlusu eşini oradan almaya gelmiştir. Kapıda bir vakit sonra beliriverir zat-ı muhterem, bir elinde giysi dolu poşet, diğer elinde törpülenmemiş nefs ile, bir hışım uzaklaşırlar hiçbir şey yaşanmamışcasına. Haber biter siz kendinize geldiğinizde tırnaklarınızı etlerinize geçirmiş bulursunuz. Olan yine siz...

SESİ KISILASICA

Önceleri sesimizi çıkarmamak konusunda kararlıydık ama bir zaman sonra elime geçen terliği zeminde döverken, arada çığlıklar eşliğinde bağırırken buluyordum kendimi.Bizim bey nispeten daha sakin görünmeye çalışsa da işin sarpa saracağını bildiğinden, ŞAŞKIN. Tamam itiraf etmeliyiz ki yeni evli bir çift olarak aşağıda debelenen yeni yetmenin saat mevhumunun olmamasına, annesinin Pazar sabahı 7:00 sularında kalkıp bir uçtan bir uca oğluna yüksek volüm seslenmelerine karşılık nasıl bir tepki vermemiz gerektiğini zerre bilmiyorduk hala bilmiyoruz çünkü birinin kapısını tıklatıp “rahatsız oluyoruz kardeşim” dediğimizde bize karşı alınacak tavıra dair en ufak fikrimiz yok. Tepinmelerim sonuçsuz ya da en fazla bir gün rahat ettiriyor bizi, sonrasında yine can çekişen adamın sözde şarkı söylemesiyle uyanıyoruz, bir de tıngırdatma durumuna dahi gelememiş elektrogitarla çaldığı şarkılara İbrahim Tatlıses üslubuna yaraşır şekilde İngilizce eşlik gıcırtıları. Kuyruğu dik tutmaya çalışıyorum. Olmu...

KES SESİNİ!

Yakılan kitaplar gibi yasağız artık. Bu durumda blog yazarı olmaya utanmalı, öyle uluorta ifşa etmekten kaçınmalıyız. İtiraz ediyorum! En doğal hakkım olan hür düşünceyi kim? Ne sebeple elimden alabilir? Öyle eften püften sebeplerle değil, sağlam, mantıklı açıklamalar isterim o vakit karşımda. Kuşatılmış bir özgürlük... Savaşanlar önce mağdur sonra güçlü sonra sinmiş. Alışagelmiş çığlıkları duymazdan gelenlerin her biri kör, sağır. Öylesine tanımışlar ki bizleri, biliyorlar ne müddet sonra sineye çekilecek bize uygun gördükleri. Tevekkül… ötesi var mı zaten? http://www.bloghareketgunu.com/imza/bloguma-dokunma/

İstikrar senin neyine Vesayet?

http://www.vidomodo.com/vidomodo/video.php?id=393

Alaca

Ben bir mahallede büyüdüm. İnsanların kapı önünden geçerken zilinizi çalıp hatırınızı sorduğu, paranız olmadığında bakkalın tozlanmış defterine bir çentik daha attığı, çocukların camları kale diye kullandığı, marangoz Kürt hasan amcanın talaşlarının uçuştuğu, hurdacı, patatesçi, salepçi, bozacının naralar atarak geçtiği, filanca hanımın kızı olarak tanındığınız, Laz kızı Emine’nin camdan elişi dersleri verdiği, Janet teyzenin paskalya bayramlarında renkli yumurtalarından, anason kokulu çöreklerinden nasiplenmek için kapısını arşınladığımız, din, dil, ırk ayrımı yapmayan, bilmeyen bir zamanların mahfuz mahallesinde… Sükûnetin damarları, ben elimdeki bebeği bıraktığım zaman çatlamaya başlamış, ayrımcı zihniyetlerin, anlam veremediğim lakırdıları kulağıma çalınmaya başlamıştı bile . Nasıl farklı olabilirdi kara gözlü Nadin aynı onun gibi kara gözlü Ayşe’den, ya Berfin?. Neydi ırkçılık? Bunu çok kısa bir vakit sonra bende anladım. Oysa, ne dilim farklıydı ne de dinim. Ağzı olan konuşuyor...

Ne oluyor orda!

Öğle yemeği için müdavimi olunan, sayemizde bolca para kazanan aslı abla yemeklerinin yerine , alışveriş merkezlerinden birinin yolunu tutmaya karar verdik. Kimileri, bu sıcakta ev çekilmez mantığıyla olsa gerek altın günlerini uzun masalara taşımış, kimileri yalnızlığını mağazalara, kimileri ise işsizlikten eli cebinde kara kara düşünmeye vermişti kendini. Alışveriş merkezlerinin yemek katlarında serseme dönen ben, genelde, bininci kez aynı yağ ile kızartılmış patates kızartmalarında aklım kalarak daha sağlıklı ne yenilebilinir diye döner dolaşır yanımdakini çileden çıkarır sonra yine, bininci kez aynı yağ ile kızartılmış patates kızartmalarından alırım. Bu sefer yemeyecektim, kararım katiydi çünkü yanımdakilere nazım geçmiyordu ve kumpir yenilmesi konusunda hemfikir olunmuştu bile. Tepeleme doldurduğum kumpirimle, yampiri sandalyeye mevzilenmiş nasıl bitireceğimi düşünürken ön masada oturan bir kadının “ayıp, ayıp” feryatlarıyla irkildim önce. Masada 3 kişi olduklarını görüyordum ama...

İzleniyorum

Resim
Sadece kendi hayatımı baz alıp, ne kadar rutine bindiğini söyleyip üzülmek istemiyorum şöyle kafamı kaldırıp etrafıma baktığımda görüyorum ki insanlarda bu monoton düzenden nasiplerini almışlar. Sabah işe geldiğimde karşılaştığım ilk kişi, narin kıçını yine kaldırmak zorunda kaldığı için suratı beş karış olan sekreter kız oluyor, çoğu zaman meymenetsiz suratına bakmadan günaydın deyip, genelde ağızları hep bir şeylerle dolu olan diğer arkadaşlarıma da bol gülücüklü selamımı çakıyorum, sadece kendi kendine konuşmayı seçen, sandalyesine mümkün olabildiğince gömülü, ofiste yatıp kalktığına inandığım müdürümün hemen karşısındaki masa benimki ( ne şanslıyım değil mi?). Bazen varlığını unuttuğumdan günaydın demeyi de unuturum. Beyefendi çok sosyal olduğundan olsa gerek sert ses tonuyla “günaydın” diye kükrer, bende –kim var orda? dercesine pörtlemiş gözlerimle selamına karşılık veririm. Her sabah kahvaltımı okumazsam olmaz dediğim toplam da 3 tane olan blog yazarlarına ayırım, bu arada peyn...

Ne vakit?

Hiçbir akıl yerinde değil şu vakit. Yorgun gözlerle konuşup duruyorum, çöreklenip durduğum tökezleyen sandalyelerde. Kulağımda süregelen hoş bir ud tınısı. Zor olmadı anlamak, benmişim meğer yorulan, bir dizim yerde tökezleyen. Sade insanın kendi derdi değilmiş meğer canını acıtan. İçimdeki suikastın faili meçhul. Görünen vitrin olağanca renkli, albenisi bol. Koyverseler gider miyim?. Bir sevdiğimi alırım yanıma, bir de dedemin köstekli saatini.

Ah keşkem ah keşkeem...

Resim
Hayatında okul mantığını hiçbir zaman tam manasıyla kavrayamamış biri var karşınızda. Benim açımdan, nasıl olup da İnsanların okula bu kadar sadık kalabildiklerini anlamak pek mümkün değil, çünkü ben okulu illaki eker, bilemediniz sabah derslere girip öğlen yemeğimi yiyip sıvışır bir an önce kendimi ya iş yerinde ya da sevgilimin okulunda not tutarken bulurdum. Ben bir güzel sanatlar öğrencisiydim. Kaçırmamam gereken ana derslerimi ekip, annemle kahvaltı sefası yapmayı tercih ederken, gitmesem de olur dediğim Sunay Akın derslerine defalarca girmiş hatta artık dersini almıyor olsam dahi alt sınıflara eşlik etmişimdir. Aynı hararetle anlatadurduğu öykülerin her kelimesini birebir ezberlemiş olmama rağmen ilk defa dinliyormuşum gibi keyif alır, sıranın altına sakladığım çaydan bir iki demlenirdim. Pişman olacağım hallerin aslında yaşarken farkındayım, gelin görün ki rahatlığın tadı da bir başka. Ne zaman ki arkadaşlarınız cillop kıyafetlerle, ailelerini koluna takıp mezuniyete gelir, n...

DURMAK YOK YOLA DEVAM

Başka bir ülkeye kaçmak istiyorum. Evet, bunun adı kaçmak. Kör bir sistemin içinde debelenip duran, birinin kursağından ekmek geçmezken bir diğerinin ne iş yaparsa yapsın kazanılmaz dedirten paralara sahip olduğu, kolay yıkanılan beyinlerin cirit attığı, eve içi kum dolu bir havuz yaptırıp na-hoş haberler çıktımı başını kuma gömüp, çıkardıktan sonra da ‘Hamdolsun iyiyiz’ diyebilen zihniyetlerden bir önce kaçmak, uzaklaşmak istiyorum. Yalnış seçimler yaptığımızın herkes farkında, farkında olmasına farkında da doğru neydi peki? Doğru var mı? Doğru olanı bizler çözemesekte, onların parlak bir fikri vardı. Bunun için öyle çok fazla kafa patlatmaya gerekte yoktu lakin aç insana  bir küçük altın, bir kutu makarna, kapı önüne yığılan biraz kömür neler yaptırmazdı ki?. Hamdolsun ki, Elektriğe yılbaşından bu yana yüzde 57.72,  doğalgaza yapılan zamlar yüzde 35, benzin fiyatlarına yapılan zamlar gün itibarı ile yüzde0.85 ile yüzde 1.28 oranında artmış. 

Deniz nerede?

Geçen hafta sonu Gökçe adadaydım. Bir gece kalmak için yapılacak, akıl karı bir iş miydi? Kesinlikle hayır. Ama denize girmek bana iyi geldi mi? Kesinlikle evet. Uzun zamandır gitmeyi planladığımız bu küçük kaçamağa sonradan dahil olmak isteyen arkadaşımız ve eşi ile beraber gecenin karanlığında çıktığımız yolculuk biraz uykusuz geçse de, arabayı kullanan ben olmadığımda olsa gerek, pek de keyifli başladı aslında. Yeni evli olan çift ile beraber çıkılan yolculuk süresince arkadaşımızın eşini tanıma fırsatım olacak, önyargılarla yaklaşılan taraflarımız bu sayede törpülenecek diye kendi kendimi kandıradurduğum adaya ilk ayak basış saniyelerinde, kişi kendini belli etmiş, negatif elektriğiyle bünyeleri sallamaya başlamıştı bile. Kendisi bankacı olan, hatta yakın zamanda da terfi eden, saçı bukleli, gözü yeşil, yüzü çilli bu şirinmi şirin görüntüye sahip zeki kızımız adanın ne anlama geldiğini bilmediğinden olsa gerek bizim beye tam 7 kere “deniz nerede?” diye sorarak bizleri 7 kere dumur...

ANMASINLAR ADINI CANDAN ANAN DUDAKLAR

Resim
Bazı insani duygulardan arınamasak bile en azından aza indirgemek insanın gözüne sokar şekilde ifşa etmemek yanlısıyım. Yanlısıyım ama ne kadar icra edebildiğim konusunda kesin verilere henüz ulaşabilmiş değilim. Bahsettiğim bu insani dürtünün adı “KISKANÇLIK”. Bu duyguyu hissetmeye başladığınızda artık önünüzde iki seçenek var demektir. Bunlardan ilki, kan kusturan bu duyguya, içimizde naçizane bir yer ayırıp, onurumuzu, kendimize olan saygımızı, diplerden hala siyah çıkan saçları; naylon iplerde, renkli mandallara asılmış halde sere serpe dalgalanmış bulmak. İkincisi ise; panik yapmamak, yuvalarına sığmayan göz bebeklerini, kibar ve kıvrak bir el hareketiyle mümkün olduğunca yerlerine oturtmak, alınan güzel bir kıyafet kıskanılmışsa etiketin dışarıya çıkmış olmasını dilemek, bizi kıskandıran, yolda sevgilimizin karşısına çıkan eski güzel kız arkadaşıysa tenha’da kıstırmak yerine, uzattığı eli sert bir şekilde kavrayıp sıkmak, sıkmak, sıkmak ve sevgiliye “ne kadar da medeni “ dedirt...

KÖY ÖĞRETMENLERİ

Resim
Kendini şanslı addeden kişilerden oldum, olmaya çalıştım. Olanaksızlıklar çıktı karşıma tabi ama çoğunu kabullenmeyip daha iyisi için çabaladım. Bulunduğum konumdan şikayet etmek ancak nankörlük olabilirdi. “Buna mı üzülüyorsun?” dedirten şikayetlerim, gözyaşlarımda oldu elbet, sonrasında kendime kızdığım, kendimden utandığım şımarıklıklardı bunlar. Yıl milyon. Köy kokan, saçları kınalı, eteğinin önünde kemer niyetine kullandığı lastik, elleri yaşlı zeynep’le tanıştım isyan yıllarımda. Karşısındaki koltukta oturup, kafasını bir kez olsun yerden kaldırıp yüzüme bakması için bekledim. Ne başını kaldırdı, ne de tek bir kelime etti. Yanındaki halası onun adına konuşuyor, onun isteklerini anlatıyor, birkaç gün bizde kalıp kalamayacağını da laf arasında ilave ediyordu. Akranlarıyla olması iyiydi belki ama bizim açımızdan üzerinde barındırdığı kokuya alışmak zordu. Niyeti okumaktı, ya da o vakitler biz öyle zannediyorduk. Şanslıydı da bu konuda, şayet isterse köyden ayrılıp, İstanbul’da o...

US

Resim
Yıl binbilmemkaç. Ergenliğin en tazecik yerinde yapayalnız, salak bir ifadeyle dolanıp, tanımaya çalışırsınız etrafınızdaki kalabalığı. Hayata ikinci doğum başlamıştır artık. Tek bir farkla, bu sefer sancı çeken tarafta siz varsınız. Sakin olmakta fayda var. Eril ya da dişil toplumsal rolü seçmemiz gerektiğini fark eder, karşımıza çıkan bizi bizden alan mümkünse bizden birkaç yaşta büyük birini incelemeye alır, hal ve tavırları birebir kendimizde uygulamaya başlarız. Buna imitasyon halimizde denilebilinir. Aslında ergenlik bir nevi insanın “erdiğini” sanma halidir ki, bu düşünce de tamamen hatadır. Kapılar yumruklanır, amortisörleri bozuk kamyonet gibi yürünür, saçlar taranmaz, ayakkabı özellikle bağcıklısından alınır ve asla bağlanmaz, sonradan bilek ağrılarını tetikleyecek deriler, özenle kol morarana kadar sıkıca sarılır, sarılır. Sizi bilemem ama ben ergenlik dönemini isyanlarla geçirdim. Protestoydu. Doğurulmama, alınmayan kazağa, düz durmayan saçlara isyan. Evde tek ergen olma...

TOMBUL

Kilo alıyorum. Orantısız, sağlıksız ve de selülit yapan cinsinden. Hayatım boyunca “maşallah! etli butlu” diyerek etlere bir iki tane şaplatılan çocukların yanında “aaa bu kim ayol? Pek de zayıf” denilen ortanca çocuk oldum. Lakin ablam etleri dövülerek sevilen, bundan hiç de memnun olmayıp nemrut surat ifadesini takınan ağır, tombul kız. Bense; yediğini çıkaran, lokmayı yanaklarda biriktiren, sofra kurulmaya başlandığı anda bütün dünyası kararan, minik, çiroz, hiperaktif çocuk.

YABAN-CI

Daha küçük yaşlarda anneannemin evinin arkasındaki büyük bir sığınaktı ağaçlarına tırmandığım, papatyadan taç yapma şerefine nail olduğum, şimdilerde pek inandırıcı gelmese de dalından ellerime kırmızı tonlarını bulaştıran dutları kopardığım hayal alemi. Kenesiz çimenlerin bir tarafına sessizce oturup uğur böceklerinden burcunun saçını, yaseminin bisikletini medet uman kız topluluğu, diğer tarafına ise, koca göbekleriyle konuşlanmış filancahanımteyzenin torununu, kocasını, metresini hasbıhal eden latifeler dizilirdi. Tazelenecek demlikler bir kenarda fokurdarken yaptıkları hoşbeşe eşlik etmeye kalkan yeni yetme güruh’u içlerinden en gudubet suratlısı belki de kendilerinin bile hoş karşılamadığı, edepsizce yapılan yorumlardan bizi uzaklaştırır, sohbet koyulaştığında ise bizim yanı başlarında oturduğumuzun farkına bile varmazlardı. Duyduklarımdan hiçbir şey anlamamanın, bu kadar seri nasıl konuşabildiklerinin, tekerrürlerinin, kınamalarının mantığını kavramaya çalışır, bocalar, sıkılır v...

NASILSIN? İYİMİSİN? SORARSAAAM? SÖYLERMİSİN?

Resim
Son zamanlarda kadınların evrime uğradıklarının, sokaklarda neredeyse çirkin kadın kalmadığının farkındasınızdır. Bu durum acep kredi kartlarının ortaya çıkmasından önce mi yoksa sonra mı tecelli etti ?. Eskilerin aynı tip etek giyen, saçlarını mümkün mertebe toplu tutan, üzerlerinde iş yaparken terletmeyecek türden penyeler bulunan annelerin yerini çıtır kız görünümlü hanımlar, ergenlik yaşında olduklarını ancak acemice yaptıkları tonluk makyajlardan, tek tip giyimlerinden, ağızlarında 4 sakız varmış gibi geviş getirerek konuşmalarından anladığım çocuklar almış durumda. Hâşâ modaya karşı olduğumuz falan yok. Lakin değer mi dar kot moda oldu diye etleri 2 kişinin yardımıyla içine tıkıştırmak sonrasında da bu sıcaklarda pişik olmaya?, portakal kabuğuna dönüşmüş baldırları sergilemeye?. Sokaklarda sağım solum önüm arkam birbirine tıpatıp benzeyen küçük kadınlarla dolu. Kollarına astıkları, genelde kendileriyle aynı boyda olan çantaları onları biraz daha şehvet-engiz bir yürüyüşe zorlarke...

İşte oraları öyyylee...

Neden doğum günüm yaklaştığında buhranlar geçirdiğimi bir anlasam. Doğum günlerinin ya da kutlanması zoraki özel günlerin birer dayatma olduklarını düşünmeme rağmen unutup da aramayan arkadaşlarım olduğunda, ya da sevgilimin herhangi bir sürprizle gelmediğini gördüğümde neden sinirleniyorum? Şimdi şöyle de bir durum var ki ben kimsenin doğum gününü hatırlamam dolayısı ile hediye almışlığım ya çok az ya da alelaceledir. Neyse ki zevkli kızımdır, o yüzden bu konuda yırtmış olabilirim. Küçükken bir an önce büyümeyi hayal eden arkadaşlarımın aksine ben büyümeyi; seksek oynayamamak, kara şimşeğin bitmesi, eti puf ve fruko içememek olarak nitelendirirdim. Büyümenin benim için tek iyi tarafı vardı o da sabahın köründe kalkıp okula gitmiyor olmaktı. Böyle bir düşünme yapısına sahip olduğuma bakılırsa mahallenin en saf çocuğu da bendim sanırım. “Yaşlanmaktan korkmuyorum” diyenlerden olamadım maalesef. 5-6 yaşındaki çocukların bana 18’li yaşlarımda “ teyze” demelerinden duyduğum şişkinlik ve...

DELİBOZUK

http://video.haberturk.com/Video.aspx?v_ID=36187&k_A=haberturk Çıktıkları programda sorulara metanetle cevap veren, birinin nasıl olupta diğerinin cümlelerini tamamlama ve aynı görüşte zerre fire vermeden konuşabildiklerine şaştığım iki genç kız. “Bize öğretilenler” diye başlayan cümlelerle dolu beyni, emin olamadığı tarih bilgilerini tasdiklemesi için mutemet dostuna kaçamak bakışlar atıyor sürekli. Öğretilerine o kadar bağlıydılar ki, cahilce savundukları Humeyni rejimini bile ÖZGÜRLÜK diyerek ifşa edebiliyorlardı. “Sosyal olmak istiyorum” diye atılıyor saç tellerini iç sıkan kahve tonuyla sıkıca kapamış, gözlerinin altına incecik sürdüğü kalemle iyiden iyiye sert ve donuk bakışlara sahip, konuştuğunda dudakları cümlelerinden bağımsız hareket eden diğerine nazaran daha korkusuz olanı. Arada ellerine kayıyor gözleri. Ettiği beylik lafların başına dert olup olmayacağını düşünüyor belkide. İstedikleri özgür olmaktı. Ama savundukları rejim nedense tam tersiydi. Delibozuk laflar uçuşu...

B.ş

İzleyip etkisinden bir türlü kurtulamadığım programlar var benim. Gerçekliğine asla inanamadığım ama kıroluğuda elden bırakamayarak “ ayy bu ne ya “ diye tv ye azımdaki lokmaları sıçrattığım naçizane programlar. Müthiş performansı ve konu içerikleriyle beni tamda yeniyetme zamanlarımda yakalamıştı “Yetiş Fato”. Her izleyişimde gözlerim yuvalarında dönüyor o böyle, afidirsiniz lama misali azını her doldurduğunda bizlerde evlerimizde tetikte bekleyip tv’leri suluyuveriyorduk. Ablanın kapı çalma adeti de yoktu. Bir cinlik efendime söyleyeyim bir hinlik sezdi mi Süpermen misali evin içinde beliriveriyor “ ne yapıyosun sen utanmıyor musun? tüüüü” deyip ortalığın tozunu attırıyordu.. En son programda yer alan zekası tavan yapmış kadınceyizlere orasını burasını elleten imam efendi ye öyle bir tükürük sallamıştı ki adam bi hafta içinde intihar etmiş, bir nevi tükürükle boğulmuştu. Haksızlıklarla savaşan, mikrofonu çok sinirlendiğinde kafaya kafaya indirerek adalet arayan, bol keseden tükü...

KÖRPE

Ben ne ara 28 oldum allasen ? Tam manasıyla istediklerimi yapabilmem için arada 18li yaşlara yeniden geri dönmem bir nevi ışınlanmam akabinde pek keyif aldığımı söyleyemeyeceğim buhranlı öss sınavlarına tekrar tekrar girmem gerekiyor. Aksi halde kendimi kendime fena borçlu hissedeceğim. Ki bu durumda sanırım başka bir şansımda yok. Ya zaten ben bu ışınlanma zımbırtısını bunca zamandır neden icat edemediklerini de düşünüp duruyorum. Klonlamayı başardık velhasıl anlıkta olsa kaybedemiyoruz. Neyse malzeme parası ben vericim valla. Ne zaman ki kuzenleriniz ve bacaklarınıza yapışıp gezdirmeniz için sümüklerini uzatarak ağlayan kardeşiniz 20li yaşlara gelmiştir ve sizden bi hayli uzun olmuştur, ne zaman ki özellikle en küçüğü gidip alınan pastaların üzerine artık mumlar sığmaz duruma gelmiştir ve kendi kendinizi “her yaşın bir güzelliği var” diye avutmaya başlamışsınızdır işte o vakit yaşlanmaya da başlamışsınız demektir. Neyseki daha 5 gün suda beklemiş durumuna gelmeme çook zaman var. ...

Persepolis

Resim
Marjane satrapi'nin resimlediği müthiş filmden haberdar olmayan izlemeyen kalmasın istiyorum. Özellikle Türkiye'de tekrarlarının sürekli gözümüze sokulduğu çocukların ilk küfürleri öğrendiği "Şaban" filmlerinden, hangisi daha çok meme ucu gösterdi diye geç saatlere kadar beklenilen magazin programlarından daha çok gösterilsin istiyorum. Gösterilsin ki tam da karşımızda duran ve hızla üzerimize gelen felaketlerin en azından bir kısımının farkına varalım. Gösterilsin ki bu patriyarkal otoritenin, phallus hakimiyetinin sadece kadınları değil erkekleri de nasıl aciz bırakacağını, bu çıkmaz yola en çok da onların sayesinde girildiğinden, sonrasında duyacakları pişmanlığın içlerini nasıl da kemireceğini görebilsinler. Bir tarafta iranın 20 yıl içerisindeki değişimini, diğer tarafta bu rejime karşı duran ve tek başına kampüste parmağını kaldırıp korkusuzca savunma yapan kızı boğazım düğümlenerek izledim. Tevekkül ettiğimiz ve birimizin bile parmağımızı kaldırıp gerçek bir sa...

Look'ta Gör

Resim
Şimdi yukarda yer alan resmi şöyle bir incelemeye alalım. Öncelikle Kraliçe 2. Elizabeth resimde sandıktan çıkardığı yüzyıllık üzüm salkımlı kıyafetiyle bile nasıl da kadir-i mutlak duruşa sahip fark ettiniz mi? Şimdi ise hemen sağında yer alan Abdullah Gül'ün duruşuna şöyle bir göz atmanızı önemle rica ediyorum.

TATİL

Resim
Tatil. Bunu yazarken bile suratımda oluşan ifade içimde kıpırdanan manasız heyecanı çok seviyorum. Geçecek bunlar, nasıl olsa tatile gidiyorsun diyerek kontrol altında tutmaya çalışıyorum arada bocalayan ruh halimi. Şimdi her şey sadece 1 hafta olan ve hala hazırda onaylanmamış tatilin üzerine kurulu. Aldığım elbiselerim, pabuçlarım ve tabii kitaplarım. Tatil yerini seçmekte her zaman ki gibi pek zorluk çekmedik. Zaten aşık olduğum siluetinin güzelliğine bakmakla doyamadığım olimpos’a bir günde olsa gidip ayağımı serin sularına sokmak ve bacaklarımı çimdikleyen balıkları abuk sabuk yüzme stilimle kovalamak istiyorum. Sahil boyunca yürümek, geceleri sanki bi anda hepsi tepeme inecekmiş kadar yakın duran yıldızlara uzun uzun bakıp bir de işi amelelik boyutuna getirip zaten çıkmayacak resimlerini sevgilimin ikazlarına rağmen çekmek istiyorum. Börülcemle kurduğumuz hayallerin bizim bile tezahür edemeyeceğimiz durumlarla sonuçlanmasını diliyorum. Amin.

DELİ DUMRUL YASALARI

Deli dumrul yasalarını duydunuz mu? Yakında duyacaksınız o zaman. AKP kapatma davası devam ededursun hükümet, başta büyükşehirler olmak üzere, belediyelerin gelirlerini yüzde 30 artırmaya yönelik, kamuoyunda “Deli Dumrul yasası” olarak bilinen düzenlemeleri yasalaştırmaya çalışıyormuş ki kesin başarılı olacak. Neden mi?. Çünkü halk buna sesini çıkarsa da kimse aldırmaz, baktılar fazla abartıyolar sokaklara falan çıkıyolar hakları için, o zaman bi güzel sopalar, basar biber gazlarını oldu bitti. KAPIMIN ÖNÜNE PARK ETTİĞİM ARABAM İÇİN VERGİ ÖDEMEK DİYE BİR SAÇMALIĞI KABUL ETMİYORUM diyemezsin aslında bunu büyük harflerle bile yazmamalı mıydım?.  Tabi bu sadece benim takıldığım maddelerden bi tanesi. Bu vergileri düzenleyen amcalarım, abilerim ülkenin açlık sınırından haberiniz var mı? Yoksa yok mu ?. Yoktur tabi canım bilseniz bunlar olur mu?. Bu ükeyi terk etmek mi lazım?. Yoksa zaten istenen bu mu? Tıpkı işten çıkarmak istedikleri birine yıldırma politikası uygulanması gibi. Sokakta y...

EKŞİ

- evinin kadını cocuklarının anası olacaksın uleyyn! - 3+1 mi? - evet - klima var mı? - evet - tamam kabul ediyorum

Hayatın Pause Dügmesine Basılması: DEPRESYON

OOf bayılazaaam şimdi... Alışkın olmadığım bu depresif ruh halinden acilen kurtulmam lazım. Kafamda oluşan binlerce soru. Hiç üstüme gelme düzeltemiyeceğim şeyler istiyosun. Hayır olur yanı varsa amenna, tükan senin. Üstüme üstüme gelen monitörden uzaklaşmak. Yanımdaki masada çalışan arkadaşın "bu kadar iş var mı yahu" dedirten susmayan, sanki hepimizinkinden daha çok  "çıt - çıt " eden mause'unu kırmak yok yok güzelce azına tıkmak istiyorum. Üşenmeden sürekli kendine çay-kahve servisi yapan, koridorun sonundaki sekreterin üstüne kusmak, joker gibi suratına bağırarak "gülüp durma beeee" diye çemkirmek, hayatımda bi kere denediğim onda da anneme yakalandığım iğrenç tadı olan sigarayı dertli dertli içime çekip sigarayı yeni bıraktığını öğrendiğim müdürümün odasına odasına üflemek istiyorum. Uzun, sessiz, kimsenin karşıma çıkmayacağı, kulağıma beni sakinleştirecek "seni anlıyorum" sözleri içeren "king of convenience" şarkıları çalıns...

ATMA HOCAM HEPİMİZ MÜSLÜMANIZ

Bugün hürriyetin manşetine konu olmuş Haberin detaylarında; bir gecede ALTMIŞ kere beraber olan ve bunu kitabına taşıyan Prof. Uludağın “ Sufi Gözüyle Kadın” adlı kitabından alıntılar vardı . “Hak ve erenler ve Allah dostları” nın cinsel güç açısından “tam ve mükemmel erkekler” olduğunu vurgulamış saolsun. Sn. Uludağ derhal rehabilite edilmeniz lazım, durum öyle böyle değil. Lakin yazıda bu icraatin diğer bir üyesi olan 14 yaşındaki şeyhin karısı ise ve bu duruma “maşallah” nidaları yükseltip gıptayla bakıyorsanız kuşkularım giderek artıp bir Hüseyin Üzmez vakası ile daha karşı karşıya kaldığımızı gösteriyor bana. Kaldı ki hocam, körkütük inanıp konu edindiğiniz şeyhin saat mevhumu yok muydu? ya da geceler 12 saat daha mı uzundu? aydınlatılmak isterim. He eğer o da değilse sanırım sizin şeyhin cinsel gücü değil cinsel bir sorunu varmış ya da hepimiz birimiz birimiz hepimiz mantığı, müritlerinin desteği söz konusu olmuş olabilir mi? gördüğünüz gibi iş kendiliğinden bir çıkmaz ve sapık...

GÜZELLİĞİN ON PARA ETMEZ ŞU BENDEKİ AŞK OLMASA

Resim
Şu sıralar bay x’e, taramadan bağladığım saçlarım, üzerime iki beden büyük gelen, sürekli çekiştirdiğim pijamam ve elimde tehditkâr biçimde tuttuğum bıçağımla açıyorum kapıyı. Bir telaş uzattığı yanağa kondurduğum öpücükle avutup, mutfağın yolunu tutuyorum. Keşke ben yemekleri hazırlarken ya da etrafı toparlarken “Aferin size bu kadar çalıştınız MAC ürünlerimiz ve makyaj bedava” diyen reklam kadınları dolansa evin içinde. Böylelikle kapı arkasında bekleyen eşlerin hayal kırıklıklarına bir son verilmiş olunurdu. Mecburiyetlerimi giderek sevmeye başlıyorum aslında, işten eve koşturarak gelip telefonda annemin kafasını “şimdi hangi malzeme atılacak? Ne kadar pişecek? Pişeceğini nasıl anlayacağım?” sorularıyla boğup binevi özlemimi de gidermek için bahane buluyorum. Evlilik zor mu? Evet zor. Ama abartılacak bi yanı da yok hani. Hayatınıza giren kişiyi değiştirmek gibi bir gaflet içindeyseniz durum farklılaşır elbette. İşler bitip elime çayımı ya da kahvemi aldığım, neden bu kadar uzadığını...

KİMLİKSİZ

Aklımda sadece yazmak varsa ve buna kalıp uydurmak zorunda hissetmiyorsam ya kendimi? Evet sadece yazmak istiyorum, egomu şişirmek, noktalama işaretlerinden bihaber olmak, yüzümü ekşiterek beğenmediğim yazıları buruşturmak istiyorum. Karasızım yazacaklarım hakkında, konularım aslında o kadar çok ki ve bir o kadar yavan. Kendime bulduğum garip mahlaslarım olsun istiyorum. Ya da toptan kimliksiz olmak, okunan her satırda muktedir bir kimlikmiş havası yaratmak. Beyinlere giydirilmiş deli gömleklerini, öğretilerin her birini alabora eden ve bunu tek bir cümleyle başarabilen yazılar yazmak istiyorum. İstemek ne kadar da kolay. İcraatın bu kadar da zor olmaması gerekir aslında. Şimdi her zaman yaptığımı yapıp tercih yollarımı sonradan okumakta zorlanacağım ve büyük ihtimalle de bir daha okuyamadan kayıp edeceğimi bildiğim A4 kâğıtların kenarlarına iliştireceğim. Ve bunlardan bir daha asla haberim olmayacak.

GEL VATANDAŞ GEEL!!

Şimdi benim her şeyi alttan almaya çalışan tarafım saf tarafım mı? Yoksa uğraşmaya üşenen tarafım mı...? İnsanların bir başkasına kapris yapma lüksünün olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Muzdarip olduğum bir durum karşısında sümüklü kızı oynayacağıma oturup konuşmayı ve sorunu halletmeyi, konuşma sonrasında benim için tatmin edici olsun, olmasın her şeyi unutmayı tercih ederim. Yorucu, iç sıkıcı durumlar yaratıyoruz. Eyvallah! Peki, bunu don lastiği durumuna getirenlerde bizler değil miyiz? Tartışabilen, olaylara olgulukla bakabilen yanımız ne kadar da hırpalanmış. En yakınımız bile bir an da nasıl da en uzağımız oluvermiş. Sarf edilen cümleler nasılda almış başını gitmiş. Maşallah, maşallah!

AYNI SHOW BU HEP AYNI ....

Resim
"hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. insanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sukutu, ne inkisar kalır... "demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu, bir sonu olmamasını ne kadar isterdim. beni asıl, bu ümidin boşa çıkması üzüyor..." "şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum. bu eksik sana değil, bana ait... bende inanmak noksanmış... beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... bunu şimd...

YOK BAŞLIK MAŞLIK

Eskidendi diye başlayan cümlelerle dolu ağzımız, zaman geçtikçe çoğalan, kâğıtlara yazılanlara gizli çekmeceler bulamadığımız, bol özlemli. Yaşandığı yıllarda o kadar da cezp edici olmayan. İnsan evladının kendisine uyguladığı en temiz işkencedir özlemek. İlk öpücüğü, aşkı, bayramları özlemenin verdiği temiz acı günden güne eklenen yeni yâd edilecek konularla gündemimizi meşgul ededursun yaşadığımız belki de en özlenilesi anları da alıp götürür bizlerden.

ZEYTİNYAĞLI YİYEMEM AMAAAN BASMA DA FİSTAN GİYEMEM AMAN!

Şimdi yeni bi ev için ne gerekli? valla bana sorulacak olursa annemin evini komple alıp salonun ta orta yerine yerleştirmekte hiçbir sakınca yok,sadece biraz sıkışık olur o kadar. Meğer ne meşakatli , ne nankör bir şeymiş ev döşemek. Ara tara heh koltuğu buldun ama ölçü almamışsın hadii koş koş ölçü al eve gel geri dön sipariş ver bekle ki gelsin. Hadi geldi judi: abi bu benim istediğim kumaş değil ki yaaa!! bılabıla: Yani abla biz bu kumaşıda çok satıyoruz, bu da güzel bi kumaş neticede judi: ayy inanmıyorum, kenarlarda lake olucaktı bu basbayaa siyah yahu!! bılabıla: abla şimdi olmuyo ama lake dediğinde bin tane renk var töbee töbeee! Evet neymiş bundan sonra eve koltuk neyim almadan önce mobilya iskeleti kurslarına gitmek ağaçları ve mobilyayı tanımak gerekiyomuş. Yahu ne bilirim ben lakenin kaç rengi var söylesene be adam. Asıl dananın koptuğu yer ki ev döşeme zamanında o kuyruk sürekli ayak altında neyse ölçüsünü aldığınız mobilyalardan hiçbiri evin içine sizin ölçüsünü verdiğiniz...

YAZIKLAR OLSUUUN!

Hikmeti şu sıralar hafta sonlarının güzel geçmesinden midir bilmiyorum ama daha bi hızlı geçiyor bana çalışma saatleri. Yeni başladığım ve hala hazırda pekte kendini mensubu hissetmediğim bu küçük topluluğun rehavetini bol bol placebo dinleyerek atmaya çalışıyorum. Daha önce çalıştığım yoğun iş temposundan bayaaa bir uzakta olan bu çalışma ortamı bir taraftan bana derin bir “ohh” çektirirken diğer taraftan bir tasarımcı olarak bu rahatlığın, yavaşlığın beni nasıl da körelttiğini kara kara düşündürüyor. İş yerinde çok da gülümseyebilen, patronuna olur olmadık şirinlik gösterileri yapabilen biri değilim ve bunu yapabilen arkadaşları da gösterdikleri bu büyük yalakalıktan ötürü tebrik ediyorum. Küçük işletmemizde bu tür faaliyetlerde bulunan bunu da gördüğüm en akla zarar biçimde sergileyen cücük beyinli ama dünya güzeli bir hatunumuz var ki kendisi öğle saatlerinde işe gelmesi ve bir paragraflık yazıları bile aylar sonra masamıza bırakması ile tanınır. Bundan iki gün öncesin de yazıp şi...

CLOUDS

Elimin süsü kalem, sayfalarca yazıp çizebilirim. Ben bir dipte, kalem elimde. Dışarda konuşulanları, köpek havlamalarını ve yaramaz çocukları duymadan. Öyle, bi haber. Kendime geldiğimde farkederim çizdiğimi saat o kadar geçti mi?, ama az önce duydum gittiğini. Sen gidince de sever miyim kağıtlarımı bu kadar? ya da cümleleri dizmeyi?. Şimdi kontrolsüz güçlü, şimdi daha bir dalgın ellerim, hele gözlerim. Sen gitmesen diyorum, yanımda otursan, bahsetsen, bahsetsek.... Sonra yorulsa sözcükler, dursan öyle, sarılsan sıkıca, öyle, sussak.

BEN DE BU DAĞLARIN NESİNE GELDİİİM!!

Resim
Senelerce bana istifra etmekten başka bir şeyi anımsatmayan araba ile yolculuk hadisesini minibüslerdeki dramatik şarkıları dinleyerek atlatmış, insan manzaralarının en müstesna hallerini hayranlık ve de şaşkınlıkla izleyip keyiflerin en şahanesini bünyesine hapsetmiş biri olarak minibüsler trafiğe çıkmasın diyorum. Ya da minibüs sürücülerine birinin kollarının sinyal lambası olmadığını, yolların sadece kendilerine ait değil de arada sırada da olsa başkalarının da buraları kullanabilme haklarının olduğunu, şayet onlara yol verilmezse ağızlarını doldura doldura küfür yağdırmamalarını, söylemesi gerek. Aslında minibüs yolculuklarını çok seven ben nedense, arabanın içinde minibüslerle karşı karşıya geldiğimde korkumu bir türlü yenemiyorum ama eğer bir minibüsle yolculuk yapıyorsam ve biri yolu zabtettiği için arkadan kornaya abanmışsa kesinlikle suç diğer tarafındır. Bizi eve götürmek için küçük manevralar yapan masum şoför’e önce arkada ki korna sonra sert bir fren ve tabii genelde önler...

OYY OYY EMİNEMM

Resim
Hep zayıftım ve sanırım hep de öyle kalacağım. Özellikle tombul şahsiyetlerden, ağız bükülerek söylenen “ay çok zayıf” ya da göbekleri hoplatarak gülüşmelerle, anneme, “taş bağla şekerim, uçar bu rüzgâr’da” laflarını sıkça işittiğim kabus dönemi. Duyduğum sıkıcı yinelemelerin ardından biraz daha dolgun görünür umuduyla giydiğim 3-5 tayt üstü çorap bile beni, Amy Winehouse  görüntüsünden kurtaramamış üstüne üstlük taytın bileklerde bitmesi büyük ihtimalle çevrede sakat izlenimi yaratmamı sağlamıştır. Annemin arada attığı, beslenmesi gereken Afrikalı çocuk bakışı ve ardından yine itina ile ağız bükülerek söylenen “ye biraz, kuş kadar kalmışsın” sözleri, artık benim için sadece eğlencelik muhabbetler  olmaktan ibarettir. Ergenlik dönemine girdiğim, zayıf olmanın iyi mi yoksa kötü mü olduğu idrakine varamadığım bir zaman da ince bacakları, minik suratı ve sevimli aksanıyla, Audrey Helpburn ile tanıştım ve o andan itibaren zayıflığın aslında bazılarımıza nasıl da yakıştığını fark et...

FATALİZM

Klasik müziğin insanlarda uyandırdığı muhtelif hisleri ve uzunca süre dinlenildikten sonra insanda bıraktığı derin kederi ve sıkıntıyı bilmek, yine de özellikle dinlemeye tahammülü olmayan insanların yanında dinleme arzumun idrak-ı zor durumlara ulaşması benim müdahil olamadığım bir durum sanıyorum. Hele ki dinlenesi ve de izlenesi sesiyle insanın damarlarına işleyen bir Emma Shapplinimiz var ki takdir-i şayan. Shapplin memur bir annenin yine memur olması için zorlanan, müzik hocası tarafından zorla şarkı söylemeye ikna edilen, ufkunun taa bilmem nerelere ulaştığı genç güzel mahlukat. İnsanların kaderlerini belirleyen, etkili bir şahsiyetin beni de yetenekli olduğum alanlara çekmesini dileye durayım, annemin istikrarlı, zoraki isteğiyle girmiş olduğum resim bölümü, beni güzel sanatlar sınavına sokacak kadar ileriye götürmüş ve bulunduğum noktaya nazikçe fırlatmıştır. Kendi acizliklerini gizli tutup, ebevynlerini suçlayan insancıklar arasında olmayı kendi şahsına pek de yakıştıramayan b...

Enough

Küçükken kekelemeye özenen ve her defasında annesinin kalbine indiren, deli gibi koşup oynayan ama annesi camdan baktı, bi de kardeş yaptı diye sakatlayarak yürüyen, Fındıkçı amcanın dükkanından geçerken, annesi fındık almadı diye kendini yere atıp, kolum kırıldı diye feryat eden, bütün gece annesini korkutup, babası eve sakız ve topla gelince iki kolunu birden açıp ablasına hiç birini kaptırmayan psikopat bir çocuklukdan sonra uslu olmanın vakti gelmiştir diye düşündüm.

YERLİ MALI YURDUN MALI

Yerli malı haftasının okullara gelmesiyle beraber hünerli anneler çocuklarının gururunu okşamak istercesine, yiyecekleri itişe kakışa masalara self servis ayarında dizerken, biz kafamızda, önümüzü görmeye engel, büyük, beyaz kurdelelerimiz ve evimizde hiç yapılmamışçasına kedi-ciğer ilişkisi içerisinde olduğumuz masalara bakıp iç geçirirdik. Minik göbeğimin beni ızdrap içinde inletmesini bekleyene kadar bütün yapılan maydanoz eklenenler harici yiyeceklerin tadına bakarken, bir taraftan da geç kalan annemin ne getireceği ve nezaman getireceği merakını da aklımdan çıkaramıyordum. Annemin yiyeceği geç getirmesinden kaynaklı, nispeten çekimser yanım elinde, sevilesi ve de yenilesi güzel böreğiyle çoşkuya ve gurura dönüşüyor ve yemeklere bir adım daha yaklaştırıyordu beni. “Biz küçükken” diye başlayan ve şu blogger alemini kasıp kavuran öykülerle başlamak ve tabii gerisini de getirmek boynumuzun borcudur efenim. İnsan hangi yaşa gelirse gelsin en güzel anılarını geçirdiği zamanların he...